Washington ile Moskova arasındaki son nükleer silahsızlanma anlaşması New START, bugün itibarıyla resmen sona erdi. Soğuk Savaş sonrası küresel güvenliğin temel direklerinden biri olarak kabul edilen bu anlaşmanın bitişiyle, dünya denetimsiz bir nükleer silahlanma yarışının eşiğine geldiği endişesiyle sarsılıyor.
Nükleer Silahlanma Yarışının Eşiğinde
Yarım asrı aşkın süredir devam eden nükleer sınırlandırma çabalarının son halkası olan New START, 2011'de yürürlüğe girmiş ve iki ülkenin stratejik nükleer başlıklarını ve taşıyıcı sistemlerini belirli sınırlar içinde tutmasını sağlamıştı. Anlaşma, karşılıklı denetim ve şeffaflık mekanizmalarıyla taraflar arasında güven inşa eden kritik bir araçtı. Ancak son dönemde artan jeopolitik gerilimler, anlaşmanın geleceğini belirsizliğe sürüklemişti.
Uluslararası Uzmanlardan Çarpıcı Analizler
Uluslararası ilişkiler uzmanları, anlaşmanın uzatılmamasının ardında yatan nedenleri farklı perspektiflerden değerlendiriyor. Bazı analistler, Rusya'nın Ukrayna'daki savaşı sonrası Batı ile ilişkilerdeki derin kopuşun yeni bir anlaşma zemini bırakmadığını öne sürerken, diğerleri Çin'in nükleer gücünün denkleme dahil edilmemesinin ABD tarafında yarattığı endişelere dikkat çekiyor. Güvenlik politikaları üzerine çalışan akademisyenler, "Bu durum, sadece iki süper güç arasında değil, küresel ölçekte yeni bir nükleer silahlanma dalgasını tetikleyebilir ve öngörülemez riskler yaratabilir" yorumunda bulunuyor.
Küresel Güvenlik Mimarisinde Kırılgan Dönem
Anlaşmanın sona ermesiyle birlikte, ABD ve Rusya'nın nükleer silah envanterleri üzerinde herhangi bir yasal kısıtlama kalmayacak. Bu durum, stratejik istikrarı bozma ve yanlış hesaplamalara yol açma potansiyeli taşıyor. Dünya genelindeki başkentlerden, bu gelişmenin küresel güvenlik mimarisi üzerindeki olumsuz etkilerine dair endişeli açıklamalar gelmeye devam ediyor. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar, tarafları acilen yeni bir diyalog zeminine davet ederek, nükleer silahsızlanma çabalarının devamlılığı için çağrıda bulunuyor. Uzun yıllardır süregelen nükleer caydırıcılık doktrinlerinin yeniden gözden geçirilebileceği bir döneme girildiği belirtiliyor.